Pandeminin Kaosu ve İnsan Ruhunun İzleri: Mevlüt Soysal ile ‘Delilik Salgını’ Üzerine
Pandeminin getirdiği kaos, insan ruhundaki kırılmalar ve absürt gerçeklikler… Tüm bunları bir araya getiren “Delilik Salgını”, Covid-19 döneminin toplumsal ve bireysel yansımalarını hem gerçekçi hem de gerçeküstü bir bakışla ele alıyor. Yazar Mevlüt Soysal ile gerçekleştirdiğimiz bu röportajda, romanın doğuş sürecinden karakterlerin psikolojik derinliklerine, distopik unsurlarından pandemi deneyiminin kurguyu nasıl şekillendirdiğine kadar kapsamlı bir sohbet gerçekleştirdik.
“Delilik Salgını romanını yazma süreciniz pandemi dönemine denk geliyor. Bu romanın fikri nasıl ortaya çıktı? Salgın sırasında yaptığınız araştırmalar, okumalar ve kişisel deneyimleriniz kitabın kurgusunu nasıl şekillendirdi?”

Uzun zamandır nereye gidecek olsam, beni etkileyen hangi olayı yaşasam, “Acaba bundan nasıl bir yazı çıkarırım?” sorusunu kendime yöneltiyorum. Sanki hayatı sadece yazmak, yazılarım için malzemeler toplamak için yaşıyorum. Pandemi de böyleydi aslında. Benim kendi büyüttüğüm yazar kimliğimin egosu, bencilliği, salgının etkilerinden daha büyük geliyordu bana.
Zor zamanlardı. Yaşadığımız her anı eksiksiz algılamaya çalışıyordum. Her gün yöneticisi olduğum gazeteye gidip gündemi takip ediyor, akademisyenlerle uzun görüşmeler yapıyor, dünyada en ücra köşelerde dahi nelerin olup bittiğini araştırıyor, tıp fakültesindeki bir araştırma görevlisi gibi kendimi sürecin tam göbeğine koyuyordum. Bu bilgilenme çabam yalnızca tıp alanında da olmuyordu. Defoe’dan Camus’ya, Manzoni’den Shelley’e ya da Orhan Pamuk’a kadar salgınlarla ilgili kim ne yazmışsa onu okuyordum. Veba’dan İspanyol Gribi’ne kadar halkın tepkilerini, bilimin ve tıbbın yaptıklarını, örneğin dinsel tavırları ayrıntılarıyla algılamaya çalışıyordum. Ortada bir de salgından kaynaklı korkuları, kaygıları yaşayan ben vardım elbette. Özellikle, enfekte olup o zamanlar üç yaşında olan kızımdan ayrı kalacağım düşüncesi uykularımı kaçıracak boyutta bir huzursuzluk veriyordu bana. Sanki daha kızımdan uzaklaşma acısını yaşamadan, kızımdan uzaklaşacağım korkusunun yüklediği acıyı yaşamaya başlamıştım bile.
Özetle, araştırmalarım ve okumalarım ile korkularım birleşince, Delilik Salgını’nı yazmaya karar verdim. Salgın döneminde salgın kitabı yazmak, gerek bilgiye ulaşmak gerekse de atmosferi hissetmek adına bana avantaj sağladı. Bugün yazmaya kalksam bu kitap benim için daha zor olabilirdi.
Romanınızda gerçekçi bir pandemi atmosferi ile absürt ve gerçeküstü unsurların iç içe geçtiği bir anlatım var. Bu iki farklı anlatım tarzını bir arada kullanma fikri nasıl ortaya çıktı?

Delilik Salgını, benim absürt ve gerçeküstü öğeler taşıyan tek kitabım. Bu yöntemi seçmemin temelinde ise tiyatro oyunlarımın olduğunu ifade edebilirim. Zira, gerçekçi ve klasik üslupla oyunlar yazdığım ilk dönemimin ardından “Bir oyun hem gerçekçi hem de gerçeküstü olabilir mi?” sorusunu kendime sordum. Çünkü yazarlar ya gerçekçi oluyorlardı ya da gerçeküstücü. Aynı metinde iki tarz da yer almıyordu. Ben de oyun metni konusunda bilgi eksikliğimin de verdiği cesaretle gerçeküstü soslu gerçekçi oyunlar yazma adına çalışmalara giriştim. Bu yöntemle, Ölüm Günü Partisi adında bir oyun kaleme aldığımda, bir dramaturg arkadaşım, “Seyirciyi oyunun içine alamayız. Gerçek bir zamanda, gerçek insanlarla gerçekçi bir hikâye anlatıyorsun ve ölen adam yaşayanların arasına giriyor. Seyirci için oyun orada biter” dedi. Bense aksini savundum. Gerçekçi bir oyuna yerleştirilecek gerçeküstü durumların oyuna lezzet katacağını ifade ettim. Sonra bu yöntemle birkaç oyun daha yazdım.
Özetle, Delilik Salgını’nın annesi aslında benim oyun metinlerimdir. Zira tiyatro için kullandığım gerçekçi-gerçeküstü oyun modelini romana adapte etme çabam oldu. Örneğin salgın gerçek, ülke ya da ülkeler gerçek, insanlar gerçek, yaşanan hadiseler gerçek ama salgın için alınan önlemlerin bazıları gerçek değil. Örneğin yarasalara özgürlük mitingi gerçeküstü. Trump’ın Putin’le görüşmesi, Avrupa’da savaşa ramak kalması… elbette absürt! Örneğin sadakatle bağlı olduğum gerçeklikle ilgili bir bilgi vereyim: Romanda 2021 yılının nisan ayında geçiyor. Çünkü en uzun sokağa çıkma yasağı o zaman uygulandı. Oradaki günler ve dahası, hava sıcaklıkları bile gerçek! Önümüzdeki süreçte bu modelle başka çalışmalar da ortaya çıkarmayı düşünüyorum.
Karantina merkezindeki karakterlerin psikolojik çözülmelerini kurgularken gerçek hayattaki gözlemlerinizden ve insan davranışlarına dair ilgilendiğiniz psikolojik okumalarından nasıl yararlandınız?

Edebiyata ve psikolojiye meraklı bir gazeteci olmam, insanları bireysel ya da topluluk olarak anlamayı benim için elzem bir durum haline getiriyor. İnsanları hep merak ediyorum; travmalarını, acılarını, yaşadıklarının sonraki zamanlarına etkisini… Söz konusu insan olduğunda dünden bugüne ya da bugünden düne irdelemeler yapıp, oluşan durumların nedenlerini tespit etmeye çalışıyorum. İnsan benim özel ilgi alanım. Özellikle de travmaları ya da farklı nedenlerle bugüne taşıdıkları, üzerini örtmeye çalışsalar da zaman zaman görünür olan o kocaman korkuları, kaygıları, kompleksleri, eksiklikleri, üzerinde hep kafa yorduğum meseleler.
Salgın döneminde bir menajer arkadaşım, sevilen bir tiyatro sanatçısının kendisini arayıp, “Beni biraz över misin?” dediğini bana anlattı. Tiyatrolar kapalı ve bir sanatçının tek arzusu, övülmek, alkışlanmak, başarılı olduğunu kulağına fısıldanması, vesaire… Sonraları bu olayı uzun uzun düşünüp, sanatla uğraşanların egolarına, çocukça komplekslerine, o aşağılık varoluş arayışlarına dönük bir oyun kaleme aldım. Zira ben de ben’lerinin altında ezilen o kitlenin bir parçası olduğumdan zafiyetleri algılayıp yazma sürem de doğal olarak daha kısaydı.
Delilik Salgını’ndaki karakterler içinse özel bir araştırmaya gerek duymadım. Zaten doğal yaşamım, beni onları araştırmaya çoktan yönlendirmişti. Her karakterde benden ya da tanıdıklarımdan parçalar vardı.
“Delilik Salgını”nda delilik ile normallik arasındaki sınırı sorguluyorsunuz. Toplumun ‘normal’ kabul ettikleri ile bireyin zihinsel gerçekliği arasındaki bu gerilimi romana taşımak istemenizin nedeni neydi?

Aslında biraz da toplum ve gerçeklik çatışması üzerinde durmaya çalıştım. Toplumun deli olarak gördüklerinin gerçekte normal olduğunu, gerçekte deli olanları ise toplumun normal gördüğü üzerine iddiasız paragraflar yazdım.
Delilik Salgını’nın asıl önermesine gelirsem, evet, duvarıma yapıştırdığım notum şuydu: “İnsanın fiziken sağlıklı olması demek, gerçekten sağlıklı olması demek midir?” Zira salgın dönemlerinde fizik, zihnin önüne geçiyordu ve alınan toplumsal kararlarda birey hep sürünün bir parçası oluyordu. Mesela hekimler, alışılagelmiş yürüyüş aktivitesini gerçekleştiremeyen yaşlıların yaşayacağı psikolojik ve fiziksel sorunlardan bahsediyordu. Karar alıcılar ne yapıyordu? Pat… Sokağa çıkma yasağı… Bu durumda söz konusu olan topluluksa, birey bir anda değersizleşiyordu.
Delilik Salgını’nda ise devlet, fiziken sağlıklı bireyleri karantina merkezlerine alıyordu ve onların kafalarının içinde nelerin olduğu kimsenin umurunda değildi. Zira onlar, çeşitli fiziki testlerden geçmiş sağlıklı bireylerdi ve düşünülmesi gereken de yalnızca buydu. Efendim, yaşadığı deprem nedeniyle uyku problemi yaşayan, geceleri gözleri kapatamayan bir birey devlete göre sağlıklıydı. Duygu durum bozukluğu olan başarısız bir tiyatrocu da kalbi atıyorsa, bağırsakları çalışıyorsa sağlıklıydı. Ben de Delilik Salgını’nda bu zihinlerin içine girdim işte. Kitapta, başta oyun yazarı olmak üzere tiyatrocu gibi, ressam gibi, piyanocu gibi sanatla ilgilenen karakterlerde psikolojik sorunlar ve deliliğe dönük semptomlar ortaya çıktı. Böylelikle deliliğin en dramatik, en kaotik anları başladı. Geriye intihar ve cinayet kaldı.
Romanın merkezinde yer alan oyun yazarı karakterin perspektifi üzerinden, yazmanın bu kriz anına ne tür bir ayna tuttuğunu düşünüyorsunuz?

Romanın başkarakterinin bir oyun yazarı olması benim için basit bir tercihin ürünü olmadı. Çünkü bir yandan sanatçıların deliliğin kıyılarında dolaşmasını kaleme alma gibi bir arzum varken diğer yandan da pandemi zamanının dünyasını, ülkesini, karantina merkezini bir sahne olarak kurgulama iddiam vardı. Nitekim salgın zamanlarında gündelik hayat değişir, insanların kaygıları, korkuları daha görünür hale gelir. Delilik Salgını’nda da oyun yazarı, olayların hem içinde olur hem de dış dünyayı güçlü biçimde algılar, romanda, yaşadığı kaotik gerçeklikle baş başayken diğer yandan da salgın sırasında ortaya çıkan ruh halini, paranoya, yalnızlık ve belirsizlikle baş etme gibi durumları bir sanatçı duyarlılığı ile irdeler. Oyun yazarı, hem kendi hikâyesini hem de toplumun yaşadığı krizi ortaya koyar.
Romanınızda eş karakter, dışarıdaki dünyayı evden izleyen bir göz olarak yer alıyor. Bu karakterin mekânsal ve psikolojik işlevi sizin için neyi temsil ediyor ve pandemiyi anlatmadaki rolü neydi?

Delilik Salgını’ndaki kadın, bir anlamda pandemi dönemindeki yaşadığımız absürtlükleri anlatabilmek için oluşturduğum bir karakter. Sokağa çıkma yasağını, boş sokakları, eve hapsolan çocukları, hastalanan yaşlıları, kapatılan mekânları, aç kalan hayvanları, ibadet yerlerini, pandemi ve din ilişkisini anlatabilmem için sokağa ya da gerçekçi dünyaya ayna tutacak bir karaktere ihtiyacım vardı. Romandaki kadının yaşadıkları, pandemiyi fiziksel ve toplum psikolojisi açısından daha net anlatmama yardımcı oldu. Zira salgın dönemleri bir yandan da kapalı alanlara sıkışmak ve izolasyon… Kadın da karantinanın başka şekilde, evde uygulanan hali… Dolayısıyla bir salgın kitabında evi ve evden dışarıya bakmayı anlatmak benim için olmazsa olmazdı. Kadınla da bunu başarmaya çalıştım.
Pandeminin insan ruhu üzerindeki etkilerini gözlemleriniz romanın kurgusuna nasıl yansıdı? Yazarken sizi en çok hangi duygu veya anılar etkiledi?

Pandemi dönemini birçok açıdan çok güçlü hissettim ve yaşadım. Pandemiyi toplumsal bir kriz ve kaos olarak gördüğüm gibi insanı da çok irdeledim. Zira pandemi, insan psikolojisinin sınandığı, yalnızlıkların, ayrılıkların, hastane ve ölüm korkusunun, hatta hastane ve ölümlerin insan zihnini parçaladığı bir zamandı. İnsanlık görünmez bir tehlike ile savaşıyordu ve gündelik hayat baştan aşağıya değişmişti. Bu yüzden toplumun ve insanın geldiği nokta, benim bu kitabı kaleme almama sebebiyet verdi. Karakterlerin dış dünyadan çok kendi iç dünyalarına yönelmeleri, belirsizlikle baş etmeye çalışmaları ve zaman zaman gerçeklik algılarının sarsılması sayfalarıma yansıdı. Nitekim evet, salgın döneminde ben pek çok şeyden etkilenmiştim. Sağlık Bakanı’nın her akşam verdiği sayılardan, entübe olup ölümü bekleyen dostlarımdan, dünyanın herhangi bir yerinde ölüme terk edilen yaşlılardan, çocuklara sokağa çıkma yasağı varken kızımın, “Baba, kaç dakikamız kaldı?” sorusundan, maskelerini yıkayıp ipe asan komşumdan… Her şeyden çok etkilenmiştim. Ve içimdeki tek motivasyon, bu absürtlükleri yaşarken yazma iddiasıydı.
Delilik Salgını eserini yazarken edebiyat dünyasında klasik salgın temalı eserler (örneğin Camus veya Saramago gibi) ile bir ilişki kurduğunuz oldu mu?

Veba ve Körlük olmasaydı, benim de Delilik Salgını adında bir kitabım olmazdı. Salgın döneminde beni en çok, ikinci kez okuduğum bu kitaplar etkiledi. Nitekim Delilik Salgını anlatım tarzı olarak “Saramago özentisi” bir yazarın çalışması olduğu çok açık. Gerek karakterleri tıpkı Saramago gibi meslek isimleriyle okuyucuya sunmam gerekse de romandaki kasvet, kaos ve bilinmezlik açık şekilde Körlük esintilerini ortaya koydu. Veba’ya, yani Camus’ya gelirsem, onun kitabı da “Salgında kitleler nasıl tepki verir?” sorusunun yanıtını bulmamda bana katkı sundum. İnsan psikolojisi, salgına direnç ve inançlar gibi başlıklar noktasında Camus’dan çok etkilendim.
“Delilik Salgını”ndaki distopik unsurları okurlar nasıl yorumlamalı? Bu kurguyu günümüz gerçekliğiyle nasıl ilişkilendiriyorsunuz?
Delilik Salgını, gerçeküstücülüğün de absürtlüğün de distopikliğin de çekinik ve azar azar sayfalara yayıldığı bir roman. Delilik Salgını, olmayan ama olması pek absürt karşılanmayacak bir yöntemin hastalara uygulanma şeklinin yer aldığı bir roman. Ve kararı alanın da devlet olduğunu, merkezde devleti temsil eden şeflerin yer aldığını, her şeyin kötüye gittiğini ve ütopik bir iyileşme süreci hayal edilirken ortaya anti-ütopya çıktığını varsayarsak, Delilik Salgını’nda distopik öğeler ön plana çıkıyor. Öte yandan karantina merkezinde sanatçıların birbirleriyle ilişkileri ve kendi içsel durumlarının gittiği noktalar da yer yer abartılı bir yaklaşımla romana distopik bir hava katıyor. Bugün gerek ülkemizde gerekse de dünyamızda yaşanan gelişmeleri görünce, abartılı bir distopyanın içinde olduğumuz gereceğini açıklıkla ifade edebiliyorum.
Pandemi sonrası dünyada yazınsal üretim ve insan psikolojisi üzerine ne tür dersler çıkardığınızı düşünüyorsunuz? Bu deneyim sizin sonraki eserlerinizi nasıl etkileyecek?

Dünya ve zaman hep bir şeyleri tekrarlıyor. Dün bir salgın vardı, yarın da bir salgın olacak. İnsanlığın unuttuğu her şey gelecek ve yeniden kendini hatırlatacak. Savaşlar, depremler, salgınlar… Dünya var oldukça kötü olan ne varsa olacak. Ve bu durumlar karşısında insanın davranış şekilleri ise çok değişmeyecek. O korkak insan, o kaygılı insan, o paranoyak insan, tıpkı iki bin yıl öncesindeki gibi davranmaya devam edecek. Önce reddedecek, sonra inancına sığınacak, ardından alışacak. İnsan, görünmez bir tehdit karşısında hem kırılgan hem de dayanıklı olduğunu yine fark edecek. Ben de salgında bunları gözlemledim ve yazmanın, kaosu anlamlandırma ve empati kurma aracı olarak ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha fark ettim. Evet, pandemi gözlem yeteneğimi artırdı. Karakterlerin iç dünyalarını daha yakından inceleme fırsatı buldum. Elbette bu deneylimler, hem bireylerin içsel yolculukları hem de toplumun kriz karşısındaki tepkileri başka başka çalışmalarımda da ortaya çıkacak. Birileri yazmaya hep devam edecek.
Keşfet ile ziyaret ettiğin tüm kategorileri tek akışta gör!

